matematik ve yine matematik
• 20/1/2007 - KÂİNATIN ÜZERİNE BİNA EDİLDİĞİ 6 RAKAM
Bilimin ilerlemesi ile, kâinatın üzerine kurulduğu hassas dengeler daha belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. Kâinatın inşasında tesadüflerin yeri olmadığı artık açıkça anlaşılmıştır. İngiliz astronom Martin Rees, kâinatın yaratılışında anahtar durumunda olan temel 6 sayı bulunduğunu, bu sayıların değerlerinin değişik olması ve farklı tercih edilmesi durumunda kâinatın oluşmayacağını öne sürmüştür. Kendi ifadesi ile şöyle demektedir: “Bu altı rakam kâinat için bir reçete oluşturuyor. Eğer bu rakamlardan herhangi birisi çok küçük miktarda da değişik olsa, yıldızlar, karmaşık elementler ve hayat olmayacaktı.”
Bu altı rakam kâinatın en büyük ve en küçük parçalarına nüfuz etmiştir. Küçük parçalardan bir örnek seçelim: Helyum atomunun çekirdeği kendisini oluşturan 2 proton ve 2 nötronun ağırlığının yüzde 99,3′ünü oluşturur. Kalan yüzde 0,7’si ısı olarak açığa çıkar. Böylece güneşin yakıtı hidrojen gazı, helyuma dönüştüğünde kütlesinin 0,007’si enerjiye dönüşür. Eğer bu rakam biraz küçük olsaydı, meselâ 0,007 yerine 0,006 olsaydı, proton nötrona bağlanamayacak ve kâinat sadece hidrojen ihtiva edecekti. Kimyevî reaksiyonlar olmayacak ve neticesinde hayat ortaya çıkamayacaktı. Eğer bu rakam biraz daha büyük olsaydı, meselâ 0,008, füzyon o kadar hızlı olacaktı ki, Big Bang’dan günümüze hidrojen kalmayacaktı. Bu durumda güneş sistemi ve hayattan bahsetmek imkânsız hâle gelecekti. Yani bu rakam 0,006 ile 0,008 arasında çok hassas bir dengede durmaktadır.
Benzer şekilde kâinatın yaratılışında temel teşkil eden diğer 5 rakamın da şansa bırakılması durumunda, kâinatın ortaya çıkması imkânsız hâle gelecektir. Bu imkânsızlığı, Astronom Hugh Ross, “bir hortumun araba mezarlığının üzerinden geçmesi ile Boeing 747 uçağının ortaya çıkması” hâdisesine benzeterek ifade etmektedir.
Altı sayıdan ikisi kâinattaki temel kuvvetlerle ilgili, ikisi kâinatın büyüklüğü ve makro yapısı ile ilgili, diğer ikisi ise kâinatın özelliklerini belirleyicidir. Bu sayıları ayrı ayrı ele alalım:
1) e veya 0,007 sayısı. Bu sayı atom çekirdeğini bir arada tutan kuvvetin şiddetini ve dünyadaki bütün atomların nasıl yapıldığını belirler.
2) N veya 1.000. 000. 000. 000. 000. 000. 000. 000. 000. 000. 000. 000. Bu sayı atomları bir arada tutan kuvvetin şiddetinin atomlar arasındaki gravitasyonel çekim kuvvetine oranını temsil eder. Sayıdan da anlaşılabileceği gibi atomlar arasındaki çekim kuvveti, atomlar arasındaki gravite kuvvetine göre çok büyüktür. Eğer rakam daha küçük olsaydı, kısa süreli, minyatür bir kâinat oluşabilirdi.
3) W sayısı. Bu sayı kâinattaki görünen ve görünmeyen bütün madde yoğunluğunu temsil etmektedir. Bu rakam genişleyen bir kâinatta gravitenin nispi önemini ortaya koyar. Eğer madde yoğunluğu fazla olsa ve dolayısı ile gravite kuvveti daha büyük olsaydı, hayatın oluşmasına fırsat olmadan kâinat kendi içine çökecekti. Eğer rakam daha küçük olsaydı, galaksi ve yıldızlar yaratılamayacaktı. Belki de kâinat farklı bir sürette yaratılacaktı.
4) l sayısı. Bu sayı 1998′de yeni keşfedildi. Kâinatın genişlemesini kontrol eden bir nevi kozmik antigravite kuvvetinin şiddetidir. Bu rakam çok küçük olduğu için 1 milyar ışık yılı genişliğinden daha küçük yapıları etkilemez. Eğer bu kuvvet şimdikinden daha büyük olsaydı, yıldız ve gezegenlerin oluşmasına mani olacak ve hayat olmayacaktı.
5) Q sayısı. Genişleyen kâinatta gezegen ve galaksilerin oluşumuna yol açan karmaşık düzensizlik veya dalgalanmaların genliğini temsil eder. 1/1.000 oranı ile ifade edilir. Eğer oran biraz daha küçük olsa idi, kâinat hayat olmayan soğuk bir gazdan ibaret olacaktı. Eğer oran daha büyük olsaydı, büyük madde kümeleri dev kara delikler haline dönüşecekti. Böyle bir kâinatta, yıldız ve güneş sistemleri hayatiyetlerini devam ettiremeyeceklerdi.
6) D sayısı. Kâinattaki uzay boyutlarını belirler ki, rakam olarak 3′tür. Eğer boyut 2 veya 4 olsaydı hayat olmayacaktı.
Bu 6 rakam bugünkü bilgimizle birbirinden bağımsız gözükmektedir. Yani bazı rakamlardan hareketle, diğer rakamları teorik olarak elde etmek şimdilik mümkün görülmüyor.
Hayat gibi son derece karmaşık ve plânlı bir hâdiseyi tesadüflerle izah etmeye çalışan ideolojik evrim, bundan önce kâinatın nasıl tesadüflerle ortaya çıktığı sorusunu izah etmek zorundadır. Kâinat ve hayat ile ilgili elde ettiğimiz her yeni bilgi, bizi müthiş bir plânlama ve tasarımla karşı karşıya olduğumuz sonucuna götürüyor. Böylece kâinat ve hayatın daha mânâlı olduğunu anlıyoruz.
Ancak hiçbir zaman bu rakamların bir Yaratıcının tercihi olduğu hatırdan çıkarılmamalı ve rakamlara da ayrıca bir ilahlık verme gibi yanlışlığa düşülmemelidir.
Eklenme:12.01.2007 Okunma Sayısı:122
Ekleyen:Prof.Dr. M.Sami POLATÖZ
Kaynak :Brad Lemley,’Why is there life’, Discover, November 2000, 64-69. |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14/1/2007 - Bir Eğlenceli Matematik Deneyimi
Özet: İlköğretimde matematikle akademik olarak ilk kez tanışan çocukta genelde toplumdaki matematik korkusunun vermiş olduğu ön yargının da etkisiyle bir öz güven eksikliği vardır. Bu korku çocukta farklı düşünmekten korkma, çözüm üretmede yetersizlik gibi konularda olumsuzluklar oluşur.
1. GİRİŞ
Okullarda, özellikle ilköğretim okullarında, öğrenciler matematik öğrenme sürecinde ve etkinliklerinde çeşitli güçlüklerle karşılaşmaktalar; matematik derslerinden ve derslerde yapılan bir takım etkinliklerden hoşlanmamaktadırlar. Hoşlanmama ve çekinme, bir süre sonra matematikten korkma durumuna dönüşmektedir. Bu olumsuzlukların kaynağı, bilimsel bazda sorgulanmadığı gibi giderilmesi yönünde yapılan çalışmalar ve alınan önlemler, ülkemizde çok sınırlıdır.
Bu çalışmanın birinci bölümünde matematik korkusunun kaynakları sorgulanıyor. İkinci bölümde matematiğin dinamik düşünce yapısını tanıtmak için amatör bir ruh ve toplumsal duyarlılıkla hazırlanan etkin, katılımcı, bir eğlenceli matematik gösterisinin genel formatının nasıl olduğu anlatılıyor. 2000 yılında 13. Ulusal Matematik Sempozyumu etkinlikleri içinde de yer alıp akademisyenlerden de olumlu tepkiler alan İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Matematik Topluluğunun (İYTE-MT) "Eğlenceli Matematik Gösterisi" yeni bir öğretim modeli olup olamayacağı tartışılıyor. Son bölümde ise üç yıllık geçmişi olan on beş bin öğrenci kitlesi ile kucaklamış olan bu gösterilerde rasgele seçilen beş yüz öğrenciye uygulanan değerlendirme anketlerinin sonuçları ve bu konudaki değerlendirmelere yer verilmektedir.
2. MATEMATİK VE KORKU
Platoncuların akademilerinin girişine yazdıkları " Matematik Bilmeyen İçeri Girmesin!" cümlesinde Olimpus dağındaki tanrıların yasakçı anlayışları mı gizlidir?. Yoksa matematiğin zihinsel bir çıkarım olduğu için, bu işi de en iyi usta filozofların yapacağına olan inanç mı gizlidir?, bilinmez. Bu anlayış kısmen de olsa toplumun geniş bir kesimini oluşturan, yaşamlarını el emeği ile sürdüren insanları ve onların çocuklarını olumsuz yönde etkilemiştir. Antik Yunandan günümüze toplumun geniş bir kesimi matematiğin konusunun ne olduğunu bilmeden, onun filozoflara yaraşır bir soyut düşün uğraşısı olduğu yanılgısına kapılmıştır. Zeno'nun buna karşı çıkması; alt tabakanın da matematiği başarabileceğini göstermeye çalışması genel yargıyı değiştirememiştir. Toplum yeterince "Matematiğin konusu", "Matematiğin düşünme yöntemleri", "Matematiksel nesneler ve sonuçlarla, doğanın nesneleri ve toplumsal sonuçları " konularında aydınlatılmamıştır. Toplumda hakim olan görüş hep ; "Matematik zordur, entelektüel bir merak gerektirir", "Matematik soyuttur", "Matematik bilim adamlarının dilidir" yönündedir. Sonuç olarak matematik herkesin başaramayacağı bir düşün uğraşısı olarak kabul bulmuştur . Bu yargı yıllardır kuşaktan kuşağa böyle geçti. Sonuçta bulgusal stratejiler yerine, yöntemler ve kurallar geldi. Ortaya hantal, sıkıcı bir şey çıktı. Oysa teknolojideki hızlı değişimler, bilginin çabuk üretilip tükendiği çağda, doğanın dilinden başka bir şey olmayan matematik, bir düşün uğraşısı olması nedeniyle geleceği aydınlatıyor. Bu durumda matematikte yöntemler ve kuraldan çok , inceleme, sorgulama, çözüm getirme, bunu test etme ve genellemeye yönelmek çok daha önemlidir. Sorun bunu kim yapacak? Nasıl yapacak? Matematiği toplumun geniş bir kesimine sevdirmek için hangi öğretim metotları kullanılacak? İYTE-MT'nun matematik gösterileri bu korku ve olumsuzlukları gidermeye yönelik tek çalışmadır.
3. MATEMATİK GÖSTERİSİ
İYTE-MT'nun hazırladığı matematik gösterisi öncelikle öğrencileri, daha sonra toplumun diğer kesimlerini matematiksel düşünme uğraşısı içine çeken bir tür beyin fırtınası etkinliğidir. Gösteri grubu genelde dört kişiden oluşur ve bunlardan biri müzikçidir. Gösteri grubu bir süre internet ortamında, kütüphanelerde soru ve kaynak taraması yapar. Belirlenen sorular günlük olaylara veya olgulara göre uyarlanır, öyküleştirilir ya da bestelenir. Oluşturulan soru bankasındaki sorular zaman içinde güncelleştirilir. Belirlenen veya davet alınan okula göre bir hafta öncesinden okulun çevre koşulları, öğrenci- veli profili belirlenir ve buna göre sorular ve konular seçilir. Gösterinin genel bir provası alınırken, gelebilecek her türlü soru ve tepkiye karşın önlemler tartışılır. Matematiksel oyunlar tespit edilir.
Gösteri yapılan ortamlar genelde 20-100 kişilik ortamlardır. Fakat bu gösteriler daha geniş öğrenci kitlesi ile de gerçekleştirilebilir. 1998 Kiraz Yatılı Bölge Okulu (YİBO)/İZMİR, 1999 Söke/AYDIN (Kapalı Spor Salonu), 2000 Bilfen Koleji/İSTANBUL, 2000 Çamlaraltı Koleji/İZMİR, 2001 Eşme YİBO/UŞAK, 2001 Acarlar Koleji/İSTANBUL gösterileri 300-900 kişilik öğrenci/öğretmen/veli gruplarına yapılmıştır. Gösterinin başında öğrencilerle "Matematik nedir?" üzerine beyin fırtınası yapılır. "Matematik Tarihi" konusunda kesitler sunulur.
Gözlenen: Öğrencilerin %99'u "Matematik Tarihi" konusuna yabancıdır. Matematiğin tanımı hakkında temel bilgilerden uzaktır. Öğrencilerin 5-8 yılda haftada en az üç saat gördüğü dersin tanımını bilmemeleri acı bir durumdur. Bu gözlem üzerine sunucular gösterilerde ünlü bir matematikçinin kimliği ile gösteri yapmaya başlamıştır. Amaç, matematik tarihi konusunda bazı temel olayları, temel kişileri ve kavramları ilköğretim düzeyinde tanıtmaktır.
Gösteri esnasında müzikçinin sahnede meddah türü bir işlevi vardır. Grubun diğer elemanlarını bir oyun düzeni içinde dönüşümlü olarak sahneye çağırır. Kimi zaman öğrencilerin görüşleri doğrultusunda bu çağrıyı yapar. Her sunucunun repertuarında 3-4 soru vardır. Katılımcı öğrenciler sunulan her bir sorunun çözümü hakkında bir fikri varsa sahneye gelir çözümünü arkadaşlarına anlatır, kimi zaman ip ucu ister, kimi zaman pes eder. Ama temel bir ilke vardır kimseye çözümün yanlış denilmez. Gösterinin amacı doğru/yanlışları belirlemekten çok bir soru üzerinde bireysel ya da topluca keşiflerde bulunmak, değişik çözüm stratejileri geliştirmektir. Kısacası matematik gösterisi kitlesel bir düşün oyunudur. Öğrenciler yaklaşık 1-2 saat süren gösteride matemüzik , topoloji, üç renk, sıkıştırma, tahmin et vb. matematik oyunları ile eğlenirken bir yandan da problem hakkında düşünmeye devam ederler. Matematik gösterilerinde herhangi bir şey bir anda matematiksel bir nesneye ya da sorudaki bir varlığa dönüşebilir; avuç içleri tavaya, kâğıt parçaları bir dilim ekmeğe, kibrit çöpleri roma rakamlarına dönüşür. Gösterilerde genelde tepegöz kullanılır ama yeri geldiğinde yazı tahtası veya bir bilgisayar-projektör de devreye girebilir. Öğrencilere o gün orada çözülen sorunun internet ortamında nasıl bulunduğu, bu sorunun bir gün önce Asya'daki, Amerika'daki çocuklar tarafından çözülmeye çalışıldığını, yarın kim bilir dünyanın hangi ülkesinde çözüleceği vurgulanır. Amaç, öğrencideki motivasyonu, heyecanı ve evrensel duyguları yoğunlaştırmaktır.
Gösterinin ara geçişlerinde ve sonunda müzik vardır. Bu müzik bildik müzik değildir, sözleri gizemli, anlamlı olan, ezgisi kimi zaman kıpır, kıpır, kimi zaman ise hüzün doludur. Gitar ve flütün ezgisi kısa sürede öğrencileri gömüldükleri sandalye ya da sıralarından çıkartır. Problemleri birlikte tarayan, öyküleştiren, çözüm stratejileri geliştiren, verileri ve tanımları ilişkilendiren ve sonuçta çözümlerin coşkusunu, heyecanını birlikte yaşayan öğrenciler müziğin coşkusu ile birlikte el ele matematiğin türkülerini söylerler.
İlki 1998 Güz döneminde yapılan eğlenceli matematik gösterisi matematiğe ve matematik haberlerine genelde ilgisiz olan basının da ilgisini çekmiştir. Eğlenceli matematik gösterileri hakkında gazeteler "Matematik Kabus Savarları", "Matematik Savaşçıları", "Düşün Şovcular" diye yazarken, televizyon kanalları " Matematik artık öğrencilerin korkulu rüyası olmaktan çıkıyor" diye haberler yapmaya başlamıştır. Yerel gazetelerde eğlenceli matematik soruları yayımlanırken, TV programlarında matematik gösterileri söyleşi konusu olmuş ve ülke genelinin dinleyebildiği radyo istasyonlarında matematiğin gizemli dünyası hakkında konuşmalar yapılmıştır. Okullarda matematik toplulukları ya da kulüplerinin kurulmasına destek verilmiştir (Özel Ekin Lisesi, Bilim İlköğretimokulu). Ekim 1998 tarihinden Mayıs 2001 tarihine kadar geçen süre içinde 15 eğitim kurumunda on binin üzerinde öğrenci/öğretmen/veli grubuna ulaşan eğlenceli matematik gösterileri hakkında öğrencilerin tepkileri ise aşağıdaki bölümde verilmektedir.
4. ÖĞRENCİLERİN DEĞERLENDİRMELERİ
2000 ve 2001 yılları içinde toplam 500 ilköğretim okulu ikinci kademe öğrencilerine uygulanan "Eğlenceli Matematik Gösterisini Değerlendirme Anketi" iki başlık altında toplam 12 sorudan oluşmaktadır. Birinci bölümde öğrencilerin kendileri, aileleri ve okudukları okul ve sınıf hakkındaki bilgilerden oluşmaktadır. Anket uygulanan öğrencilerden 250'si özel okul, 250'si devlet okulu öğrencisidir. Bu öğrencilerin 200'i erkek ve 300'ü kız öğrencidir.
· Gösteriye katılan öğrencilerin sınıf dağılımı: 5.Sınıf: %20 , 6.Sınıf: %40, 7.Sınıf: %30, 8.Sınıf: %5 , Diğer %5
· Matematik dersinde bir önceki yıl başarı durumları: Başarılı: %20, İyi:%50, Geçer:%20, Başarısız:% 10
· Ailelerinin Matematiğe olan ilgisi: Çok:%40, İdare eder:%30, Çok az: % 14, Hiç yok:%12
· Matematik dersi hakkındaki genel kanıları: Çok seviyorum:%20, İlginç ve sevilebilir:%50, Zor ve korkuyorum% 30
· Matematik Gösterisinin sınıf içi etkinliklerine benzerliği: Çok benziyor:% 5, Biraz benziyor: % 25, Çok farklı: %70
· Gösteride en çok etkilendikleri şeyler: Müzik, Matematik Oyunları, İlginç deneysel sorular, Sıcak atmosfer, Grup çalışması.
· Sınıf içi çalışmalarınızın da böyle olmasını ister misiniz?: Evet: 400 Hayır: 30 Fikrim Yok:70
· Gösteri hakkındaki genel düşünceleri: Çok iyi: % 76, İyi:%20, İdare eder: %2, Kötü:%2
· Matematik Dersi Eğlenceli olabilir mi?: Evet: %90, Hayır: %4, Fikrim yok: %6
Buna göre temel bulgularımızı şu başlıklar altında toplamak mümkündür:
· İlköğretimdeki not sisteminden dolayı karne notlarından öğrencilerin matematik dersinde başarılı olup olmadıklarını kestirmek güçtür. Fakat ankete katılan öğrencilerin %74'ünün matematiğe olan ilgilerinin normalin altında olması ve öğrencilerin %80'inin matematikten korkuyor ya da matematik hakkında ürkek düşüncelere sahip olması, matematik korkusunun ilköğretimde başladığı ve bunun zamanla daha büyüdüğünü ortaya çıkartıyor.
· Ailelerinin matematiğe olan ilgisi öğrencilere göre daha fazla olması ailenin, çocuğunun iyi bir meslek edinmesinde matematiğin ne derece önemli olduğunu kavramış olmasından kaynaklanabilir.
· Öğrenciler matematik gösterilerinden oldukça etkilenmiştir.
· Öğrencilerin büyük bir kısmı derslerinin ve sınıf içi çalışmalarının da böyle olmasını istiyor. Bunun nedeni sorulduğunda, gösteride deneyselliğin, heyecanın, sorulardaki çekiciliğin, ucu açık soruların yoğunluğunun, yaşamsal ve soyut kavramların iç içe olmasının kendilerini iki saatlik gösteri boyunca uyanık tutuğunu, sürenin nasıl geçtiğini anlamadıklarını, ilk kez keşke matematik dersi bitmesin dediklerini bildirdiler.
· Bilgi çağının en genç nesillerinin tepegöz ve bilgisayarın gösterilerde kullanılmasından pek etkilenmeyip, matematik oyunları, matemüzik, sıcak atmosferden, sunucuların hoş görüsünden, kendilerini sürekli düşünmeye yöneltmelerinden etkilenmiş olmaları üzerinde ciddî çalışmalar yapılması gereken bir konu gibi duruyor.
· Öğrencilerin büyük bir çoğunluğu matematik derslerinin yeniden yapılanma ile daha eğlenceli olabileceğine bu gösteriden sonra daha çok inandıklarını belirtiyor.
5. SONUÇLAR
· Gösteriyi izleyen öğretmenler kendi öğretmen teknikleri ile öğrencilerin öğrenme tekniklerinin her zaman çakışmadığını, öğretim tekniklerinin esnek ve çeşitli olmasıyla katılımın ne derece arttığını görüyorlar.
· Matematiksel kavramlar günlük yaşamdaki örneklerden yola çıkarak, drama teknikleri kullanılarak sunulduğu taktirde, bu kavramların öğrenciler tarafından içselleştirilmesi ve kavranması daha kolaydır.
· Matematiksel kavramlar tarihsel gelişim süreçleriyle verildiğinde, müzik, oyun matematik öğretim metotlarına eklendiği taktirde öğrencinin ilgi süresi ve heyecanı daha canlı ve uzun süreli olur.
· Bir çok öğretim tekniğinin uygulandığı bu gösterilerde öğrenciler kendiöğrenme sitillerini yakından tanıyorlar. Kendi düşünme sistemlerini öğreniyorlar. Problem çözümünde çözümü engelleyen mantık yapılarını kavrıyorlar. Çözüm üzerinde yılmadan çalışmayı, düşündükleri sürece hata yapmaktan korkmamaları gerektiğini öğreniyorlar.
· Öğrenci kendini harekete geçiren soru türlerini, kendine güveni, düşünmeyi,fikir üretmenin en az doğru sonuca ulaşmak kadar önemli olduğunu öğreniyor.
Not: Bu makalenin sahibi hala İYTE-MT'nun akademik danışmanlığını yürütmekte olup, gösterilerdeki sorular hakkında kendisinden ayrıntı bilgi alınabilinir. |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14/1/2007 - Matematik Öğretimi ve Bazı Sorunlar
Ben bugün biraz eski denilebilecek iki araştırmadan bahsedeceğim ama çok da eski diyemem; çünkü o günden bu güne çok şey değişmedi matematik öğretiminde, öğrencinin sahip olduğu davranışlar açısından önemli değişiklikler olmadığını düşünüyorum. Öğrencilerimin yaptıkları yüksek lisans ve doktora tezlerinde bunun böyle olduğunu gözledim. Şimdi ben, önce iki araştırmanın çok kısa özetlerini daha sonra, bunlara dayalı olarak bazı düşüncelerimi sunmaya uğraşacağım.
Efendim bu araştırmalardan bir tanesi: 1986 yılında üniversitelere giriş sınavında uygulanan ÖSS testi üzerinde yapıldı. Bu araştırmanın aracı 1986 yılında uygulanan ÖSS testinin kendisiydi. Ben sizlere bunun yalnız matematikle ilgili kısmını özetlemeye çalışacağım. Önce, bu testin nasıl uygulandığını çıklamak istiyorum.
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi'nde danışman olarak görevli iken 1986 yılından geriye doğru beş yıl giderek Öğrenci Seçme ve Yerleşterme Birinci Basamak Sınavında (ÖSS) uygulanan testlerdeki matematik sorularını her soruyu birden çok yolla çözerek cevaplamaya çalıştım. Daha sonra bu soruların, ilk okul programının hangi sınıflarına karşılık geldiğini ilkokul programındaki davranışlarla karşılaştırarak karşılarına yazdım. Bir şey gördüm: Soruların yüzde 70 kadarı aşağı yukarı ilk okul beşinci sınıf seviyesinin üstüne çıkmıyordu. Yüzde 85'den fazlası, ortaokul üçüncü sınıfın üstüne çıkmıyordu, lise birinci sınıf seviyesinde olan çok az soru vardı, lise ikinci sınıf veya daha üst sınıflar düzeyinde soru yoktu.
Diğer taraftan, soruların doğru cevaplandırılma yüzdeleri düşüktü. Bu şaşırtıcı bir durumdu. Oturdum bir araştırma önerisi hazırlayıp zamanın ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Altan Günalp'e götürdüm. Sayın Günalp öneriyi başlangıçta garip karşıladı ve "Bizim son sınıf öğrencilerine sorup cevap almadığımız soruları ilk okul beşinci sınıf ve ortaokul öğrencilerine sorup cevap alacağını mı düşünüyorsun?" sorusunu sordu. Evet, lütfen dedim bana bu imkanı verin dedim ve yaptığım incelemeyi anlattım, örneklerini verdim, zannediyorum bir şeyler çıkacak ortaya dedim. ÖSYM bana maddi, manevi, idari yönden büyük destek verdi sağ olsun. Bu araştırmayı tamamladık, epeyce uzun sürdü. Şimdi ben bu araştırmanın matematikle ilgili sonuçlarını özetlemeye çalışacağım.
Nasıl topladık bilgiyi? Üniversite sınavının yani ÖSS sınavının yapıldığı gün ve saatte ÖSYM'nin görevlendirdiği salon başkanları ki hepsi Ankara'dan giden Doçent ve Profesörlerdi. Onların nezaretinde sınav, daha doğrusu ÖSS testi ilkokul beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci ve lise ve meslek liselerinin bir ve ikinci sınıflarındaki öğrencilere aynı gün ve saatte, aynı şartlarda uygulandı. Üçüncü sınıf öğrencilerine ait puanlar da aynı anda yapılan ÖSS uygulaması sonuçlarından alındı. Araştırmaya; Bursa, Isparta ve Elazığ'dan yaklaşık 6200 öğrenci katıldı, aşağıdaki sonuçlar elde edildi.
İlk farkı gözetilmeden hesaplanan ÖSS Matematik Testi ortalamaları; ilkokul beşinci sınıf için 6,36, ortaokulun 3 yıla ait ortalaması için 6,94 bulunmuştur. Bu ortalama, lise ve dengi okullarda okul tür ve programlarına göre en düşük kız meslek liselerinde ve en yüksek fen liselerinde ve lise fen kolunda olmak üzere 6,10 ile 10,26 arasında değişmektedir. Ortalamalar Tablo 1 ve Şekil 1'de görülmektedir.
Bu tablo ve şekil incelendiğinde aşağıdaki hususlar dikkati çekmektedir:
1. İl ve sınıf farkı gözetilmeden hesaplanan ortalamalar, ilkokul beşinci sınıftan itibaren lise fen kolu, endüstri meslek lisesi ve imam hatip liselerinde sınıflar ilerledikçe monoton bir artış gösterirken lise edebiyat kolu, kız meslek ve ticaret liselerinde okul, ilkokul beşinci sınıf ortalamasının altına düşmüktedir. İl farkı gözetilmeden hesaplanan sınıf ortalamalarında ise, ilkokul beşinci sınıftan ortaokul 3. sınıfa doğru monoton bir artış gözlenmektedir; ancak bu artış manidar değildir. İl farkı gözetilmeden hesaplanan genel ortalama 7,25 bulunmuştur. Bu, 0,23'lük bir mutlak başarı düzeyine karşı gelmektedir. Ortalamaya ait mutlak başarı yüzdeleri de, okullara göre, 0,20 ile 0,32 arasında değişmektedir.
2. Ortaokul 3. sınıftan lise dengi okulların birinci sınıflarına geçişte ortalamalar düşmekte, sadece liseye geçişte az bir yükselme göstermektedir.
3. Her üç ilde de, lise fen kolu ve fen lisesi ortalamaları diğer okul ve programların ortalamalarından daha büyüktür.
Yukarıda özetlenen bulgular bizi aşağıdaki yorumlara götürmüktedir:
Hem il bazında hem de genelde mutlak başarının 0,25 civarında olması, genel olarak bu sınava giren öğrencilerin, testteki soruların yaklaşık dörtte birini cevaplayabildiklerini gösterir. En iyi durumda olan lise fen kolu öğrencilerinde bile bu oran üçte bir civarında olmakta. lise dengi okullarda 0,17'ye kadar düşmektedir. Bu durum ÖSS Matematik testinin öğrencilere zor geldiğini göstermektedir. Ayrıca., lise ve dengi okul ortalamalarının ilkokul 5. sınıf düzeyinde olması, hatta bazı okullar için bunun da altına düşmesi dikkat çekicidir. ÖSS testinin temel kavram ilke ve ilkelerle düşünme gücünü ve temel matematik becerilerini ölçtüğü düşünüldüğünde bu durum; okullarımızdaki matematik eğitiminin, matematikteki temel kavram ve ilkelerle düşünme gücünü geliştirme yönünden yeteri kadar etkili olmadığı ve okuldaki yıllar ilerledikçe lise fen kolları dışındaki programlarda ilkokul üzerine fazla bir şey konulmadığı hatta bazı hallerde kayıplar olduğu anlamına gelmektedir. Lise fen kolunda bile mutlak başarı oranının 0,32 olması bu yoruma güç kazandırmaktadır.
Bu araştırmada aynı zamanda ÖSS'deki başarıyı etkileyen faktörler arasında nelerin etkili olduğu çalışılırken, matematiğe olan tutuma bakıldı. İlkokul 5. sınıftan itibaren okulda geçen yıllar ilerlerken matematiğe olan tutumun düştüğü gözlendi.
MATEMATİK TESTİ OKUL ORTALAMALARI
|
Okul veya Program Türü |
G e n e l d e
N X MBY |
B u r s a
N X MBY |
E l a z ı ğ N X MBY |
I s p a r t a
N X MBY |
|
İlkokul 5. Sınıf |
119 |
6,36 |
0,21 |
56 |
6,18 |
0,20 |
45 |
6,18 |
0,19 |
38 |
7,15 |
0,23 |
|
Ortaokul |
456 |
6,94 |
0,22 |
175 |
7,23 |
0,23 |
157 |
6,24 |
0,20 |
124 |
7,43 |
0,24 |
|
Lise Fen Kolu |
1399 |
10,06 |
0,32 |
327 |
11,02 |
0,35 |
653 |
8,33 |
0,27 |
419 |
12,01 |
0,39 |
|
Lise Edebiyat Kolu |
846 |
6,27 |
0,20 |
242 |
7,68 |
0,25 |
293 |
5,33 |
0,17 |
311 |
6,06 |
0,20 |
|
Kız Meslek Lisesi |
628 |
6,10 |
0,20 |
179 |
5,86 |
0,19 |
179 |
5,86 |
0,19 |
185 |
6,56 |
0,21 |
|
Endüstri Meslek Lis. |
1067 |
7,57 |
0,24 |
378 |
7,75 |
0,25 |
409 |
7,99 |
0,26 |
286 |
6,75 |
0,22 |
|
Ticaret Lisesi |
724 |
6,32 |
0,20 |
299 |
7,45 |
0,24 |
259 |
5,35 |
0,17 |
186 |
5,85 |
0,19 |
|
İmam Hatip Lisesi |
882 |
7,17 |
0,23 |
378 |
8,02 |
0,26 |
296 |
6,69 |
0,22 |
208 |
6,34 |
0,20 |
|
Genel |
6121 |
Prof. Dr.Ahmet INAM ODTÜ Felsefe Bölümü
Insan kaç dünyada yasar? Simdi hepimiz tek bir dünyada, yeryüzünde yasadigimizi düsünüyoruz ve bu dünya hepimizce paylasilan bir dünya. Ama aslinda ,o, yasadigimiz ortak dünyanin yaninda ,yasayabildigimiz degisik dünyalar da var. Bu nasil oluyor? Yasadigimiz bu ortak, herkesle birlikte oldugumuz dünyamizi, kendime göre yorumlamaya, anlamaya degerlendirmeye, düsünmeye, tasarlamaya basladigim zaman diger insanlardan ayri bir dünya meydana geliyor . Iste matematik; matematikçi olmak, benim görebildigim kadariyla, matematikle ugrasmak, herkes için ortak bir dünyada yasamak ama, bu dünyaya matematikle bakabilmek, bu dünyada matematikle yasayabilmekle gerçeklesebilir.Çünkü, bu herkes için ortak olan dünyamizin içinde, birlikte yasadigimiz, paylastigimiz, üzerinde tartistigimiz, kavga ettigimiz, sevdigimiz, kimi zaman nefret ettigimiz, asik oldugumuz, aci çektigimiz bu dünyanin içinde, degisik dünyalar var. Galiba ben bu ortak dünyanini disinda bir yerde bulunuyordum ki, bu hepimizce ortak dünyaya erisemedigim ve geri dönüsü yapamadigim için zaman zaman baska dünyalara gidip gelme durumum oluyor. Kendinizi düsünün bir problem çözerken,eger çok yogunsaniz çevrenizdeki hersey birdenbire kaybolur, zaman durur, etrafinizda bulunanlar, mekan alisa geldiginiz “saat zamani” ortadan kaybolur, tamamen farkli bir dünyaya girersiniz. Iste ben sizinle bu “Matematikle Yasamak” konulu söylesimde matematigin bu dünyasi hakkinda konusmak istiyorum. Ben bir matematikçi degilim arkadaslar, ama matematigi seven anlamaya çalisan biriyim. Daha dogrusu matematigi, birçok felsefecinin yapmaya çalistigi gibi matematiksel düsünme ve onun isleyisi anlaminda anlama yolunda degilim ; matematigi dünyasi ve o dünyada yasayan insanlarla birlikte kavramak istiyorum. Buna çalisiyorum. Matematiçiler benim hep ilgimi çekmistir. Yani sairler, ressamlar nasil ilgimi çekmisse matematikçiler çok ilgimi çekmistir. Nedenini açiklamaya çalisayim. Ne var matematikçilikte, matematikçi olmak neye benzer, matematikçi gibi yasamak diye bir yasama biçimi var midir? Ben oldugunu düsünürüm. Bir insanin Matematikçi olmasinin (tabi istisnalar olabilir hakli olarak itirazda edebilirsiniz. Bu konusmam bitigi zaman) belli bir dünyada, belli bir tarzda yasamasiyla çok yakindan ilgili oldugunu düsünüyorum. Dünyalardan söz etmistim ya, bu konusmamin basinda size, bu dünyalardan dördünü açiklamaya çalisayim size. Matemetigin nerede oldugunu bu dünyalar arasi iliskilerden anlatmaya çabalayayim. Birinci dünya hepimizin ortak oldugu dünya. Simdi su oturdugunuz koltuklar, iste benim sesim, benim görüntüm, buna birinci dünya diyoruz. Fiziksel bir dünyadir ve ortak bir dünyadir. Bu dünyayi yitirdiginiz zaman mahvolursunuz; zaten bir çok akil hastaliklarinda bu dünya yitiyor, baskalariyla ortak yasama dünyasini kaybediyorsunuz ve ozaman tüm çevrenizle ve öteki insanlarla iliskiniz kopuyor. Onun için ruh sagligi, düsünce sagligi açisindan ,birinci dünyayi, her nekadar çok dalgin, kendinden geçmis bir insan olsaniz da yitirmemeniz gerekiyor. Eskiden yitiren insanlar olurmus. Büyük alimler. Mesela,bir profösör odasindan çikiyor, evini bulamiyor birtürlü. Kafasi o kadar dalgin, o kadar kendini gömmüs ki ugrastigi düsünsel sorunlara. Simdi akademik hayatta böyle insanlar göremiyorum. Tersine, öyle uyanik, is bitirici, anasinin gözü insanlar sarmis akademik yasami. “Acaba ben buradan kaç makale çikartabilirim?” En iyi doktora tezi olabilecek konuyu nasil bulabilirim?” “Hangi hocanin yanina gitsem de bir makale çikarsam, bir yerden birseyler kapsam.”diyen insanlar dolasiyor üniversitelerde. Büyük bir degisme var akademik hayatta, birinci düyaya karsi. Yanlizca matematikçilerde degil, bütün akademisyenlerde, birinci dünyanin çok yogun çalistigini görüyoruz. Oysa birinci dünyada degil matematik . Bu dünyada matematik yok. Bu dünyada sayi yok.(Bu dünyada kavramlar yok! Hiçbir kavram yok!) Bu dünyada 3 tane kiraz var, 3 tane hiyar var, 3 tane araba var ama 3 yok. 3 ün olmayisi diger sayilarin da olmadigini gösteriyor. 3 yoksa diger sayilar nasil olacak , kök 2 nasil olacak veya kökiçinde eksi 1 nasil olacak, sayilar yok bu dünyada, demek ki matematik bu dünyada degil. Yani, bu dünyada matematigin hiç bir nesnesine dokunamiyor, matematigin hiç bir nesnesini öpemiyorum. “Üçgenim gel canim benim!” diyemiyorum. Böyle bir üçgen nerede? Yok ki.! Çizebilirim kagidin üzerine ama, o çizdigim üçgen degildir. O üçgenin resmidir. Üçgenle üçgenin resmini karistirmamak gerekir. Çünkü bir dogru parçasini, geometri kitaplarinin yazdigina göre çizmeye kalksam, aslinda o çizdigim muhakkak kalinligi olan bir sey olmak zorunda oldugu için, tanim geregi dogru parçasi olamaz. Çünkü ben dogru parçasina büyüteçle veya mikroskopla baktigim zaman resimdeki kagit üzerinde bir sürü tirtil görecegim. Girintiler çikintilar gözleyecegim.Kagit üzerinde çizdigim sekil, matematikçinin kafasindaki dogru parçasina benzemiyor. Demek ki dogru parçasi yok. Demek ki matematigin hiçbir nesnesi birinci dünyada yok. Demek ki matematikçiler, olmayan seylerin pesinde kaptirmislar habire onlarla ugrasiyorlar. Bunlarin hiç bir nesnesi yok. Bayagi bir düsündürücü birsey. Demek ki bu dünyanin disinda baska bir dünya olmali ki (ahiret anlaminda söylemiyorum ama!), öyle bir baska dünya olmali ki, orada bu matematiksel nesneler olmali; bu dünyanin ortak birinci dünyayla bir iliski biçimi, haberlesme tarzi bulunmasi gerekir. Iste bu matematikçilerin yasadigi dünyaya gidis yollarindan birisi, bu haberlesmeyi basarmakla olanakli. Bunlari anlatiyorum, çünkü matematik egitimi açisindan çok önemli oldugunu düsünüyorum. Ben gerçi matematikçi degilim ama, hayatimin bir döneminde, genç yasimda matematik dersleri verdim, uzun yillar 10 yil kadar, orta ögretim düzeyinde, üniversiteye hazirlik derslerinde deneyimler edindim. Elimde çanta ile zengin çocuklarin evlerine gider Istanbul ‘da Sisli’de, o zamanlar sosyetenin oturdugu Levent’de , simarik, kendini bilmez ögrencilere örnegin Pisagor teoreminin ispatini ögretmeye çalisirdim, olasilik hesabindan söz ederdim. Ama bütün bu deneyimler bana, matematigin nasil bir insan etkinligi oldugu konusunda görüs kazandirdi, kafamda matematigin yapisiyla ilgilis sorularla dolastim yillarca;matemetik egitimindeki sikintilar üstüne düsünmeye çalistim. Ben içinizdeki degerli hocalara birsey söyleyecek durumda degilim. ‘Tereciye tere satmak’ bizim kültürümüzde çok ayip birseydir. Kendi birikimimlerimi aktarmak istiyorum bu dünya teorisi yardimiyla. Birinci dünya ortak bir dünyadir ama, ikinci dünya, psikolojik bir dünya diyebilecegimiz bir dünyadir. Bu dünya, ortak olma özelligini kimi zaman tasir kimi zaman tasimaz.Eger yanimdaki bir arkadasimla ayni duyguyu paylasiyorsam, ikinci dünyamizda ortaklik oldugu söylenebilir. Gerçi, nereden bilecegiz ayni duyguyu tasidigimizi sorulari filan var ama oralara girmek istemiyorum. Birbirimizin gözlerinin içine bakiyoruz; bahar gelmis,sevgilimle elele tutusmusuz, herhalde ayni ikinci dünyayi paylasiyoruz. Kalpleri ayni dünyada, birinci dünyalari da ortak,ikinci dünyalari da. Nekadar güzel! Simdi, matematik dünyasina girebilmek için, bu psikolojik dünyanin içinde uygun bir tavirla yasayabilmek gerekiyor. Yani ikinci dünyasi müsait olmayan insanlarin matematik özürlü insanlar oldugunu çok rahat görebilirsiniz. Yani bazi insanlar var ki (ben ögrencilerimde de görmüsümdür!) mümkün degil, kafasinin matematige basmasi. Yani, matematik geçirmez bir kafayla dolasiyor, hiçbir sekilde geçmesi mümkün degil kafasina matematigin; siniflarini geçebilir, hatta korkarim matematik ögretmeni bile olabilir, ezberleyerek, hiç anlamadan. Ikinci dünyanin olmasi demek su demek,yasamdan örneklerle açiklaya çalisirsam: Matematik nesneler bu dünyada olmadigi için sizin maç seyreder gibi matematiksel iliskileri seyretme olanaginiz yok. Onun için maça giden bir insanin ikincidünyasi, Fenerbahçeli veya Galatasarayli olmasi gibi sevinçlerle coskularla arzularla umutlarla dolu olabilir ama, bu psikolojik egilim ve tutumla siz,matematikçinin varmasi gereken dünyaya varamazsiniz. Baska bir ikinci dünya yasayisi gerekiyor, yani baska bir ruh hali ,baska bir tutum gerekiyor. Iste bu, malesef bizim egitim sistemimizde pek sözü edilmeyen çok fazla tartisilmayan bir seydir. Matematik egitimi açisindan çok önemli bir soru da su: Genç bir insanin. bir matematik gönüllüsünün, bir matematik asiginin, ikinci dünyasiyla nasil bir iliskiye geçmeliyim ki, o matematiksel problemlerin dünyasina (ki ben ona dördüncü dünya diyecegim) ,dördüncü dünyaya geçebilsin? Nasil bir yogunlasma, nasil bir heyecan, nasil bir ilgi olmali ki, matematigi seven, matematige kendini vermek isteyen genç insanlar, matematigin nesneleri ile karsi karsiya gelebilsinler onlarla iliskiye geçebilsinler?. Gödel diye bir Matematikçi ve çok ünlü bir mantikçi var. Ayni zamanda felsefeci olan birisidir. Gödel, tipki bizim birinci dünyada örnegin bu su sisesini gördügümüz gibi matematik nesneleri gördügünü söylerdi. Nasil sizin önünüzde masa, perde varsa onun da önünde sayilar veya geometrik nesneler, neyse ugrastigi problemler, sanki çok somut cisimler gibi duruyormus. Ben geometri alaninda çalisan biriysem, eger ikinci dünyam uygunsa, bir yogunlasma ve kendimi toparlama ile matematiksel soyut düsünmeye dogru kendimi ruhsal olarak hazirlama gerekliligini yerine getirebilmissem, matematiksel nesneler dünyasina çok kolay çikabiliyorum. Yoksa, siçrayip siçrayip yere düsen birine benzersiniz. Hani yüksek bir duvar vardir da boyunuz yetmez siçrar biraz yükselir azicik birsey görür tekrar yer çekiminden dolayi düsersiniz. Belkide çogumuz öyleyiz; ikinci dünya müsait olamadigi için matematik problemlerinin ve konularinin azicigini görüyoruz ha! Tam görecegiz anlayacagiz derken, asagiya düsüyoruz. Bir daha çikmak için, ne yapmak gerekir? Herhalde bu ikinci dünya dedigim psikolojik dünyanin, nörolojik ve fizyolojik temelleri de var. Bazi insanlarin beyin yapilari, sinir sistemleri, vücut yapilari, beyin beden bütünlügü, aldigi egitim ve çevresiyle olan iliskisi, kisiligi, duygusal yapisi matematik dünyaya girmeye çok uygun olabiliyor. Bunlar çok uzun süre soyut alemde matematiksel dünyada dördüncü dünyada yasayabiliyorlar. Çünkü 3 sayisi oradadir diye düsünüyorum. Bu Platoncu bir düsüncedir, elestirebilirsiniz aslinda bu dünyalar teorisini. Ama matematik ögretimi konusunda bir fikir verdigi ve iyi bir model oldugunu düsündügüm için, bu teoriyi savunuyorum. Eger ikinci dünyaniz uygunsa, yani kendinizi çok iyi hazirlamissaniz psikolojik olarak iliskileriniz açisindan, yogunlasma gücü açisindan, bedeniniz açisindan,matematigin dünyasina ulasip,orada gücünüz oraninda yasayabilirsiniz. Kimi zaman , yogunlasabilmek için ilaç almak gerekebilir.Çünkü akliniz dagiliverir. Tam probleme oturuyorsun disardan bir müzik çaliyor veya maç var , bu problemi biraz sonra çözeyim bir maç seyredeyim diyorsun ama, maçi seyrettikten sonra dördüncü dünyaya çikma gücün kayboluyor. Gitmis,ikinci.dünyadaki o hazirlik ortadan kalkmis! Bu neye benziyor, sanki savas hazirligi gibi birsey. Cephane, silah, hertürlü lojistik destek olacak ki cepheye yani o matematiksel nesnelerin oldugu alana çikis yapabilelim. Iste dördüncü dünya dedigim bu alan, üçgenin, sayilarin matematiksel iliskilerin, kümelerin, fonksiyonlarin, limitlerin, türevlerin, integrallerin, oldugu bir dünyadir. Gönül istiyor ki, orada matematikçiler o dünyaya rahat rahat girsinler,o dünyada ,bir kasif gibi, bir gezgin gibi dolasabilsinler ve matematiksel nesneleri görsünler, tanisinlar, anlasinlar, iliskileri kavrasinlar, daha önce fakedilmemis iliskileri görsünler, basarilamamas ispatlari yapabilsinler. Yeni iliskiler, yeni matematiksel gezi ve kesif alanlari görebilsinler. Dördüncü dünyada da ( bu dünya düsüncesini kabul ediyorsaniz) belki kesfedilmemis birsürü sey duruyor bizim kesfimizi bekleyen. Yani Matematikçi, bir anlamada bir kasiftir, tipki Amerika Kitasini pusula, harita falan olmadan okyanusu asarak bulmaya çalisan, türlü zorluklarin üstesinden gelmeye ugrasan kasifler gibi. Çok büyük tehlikeler karsimizda duruyor. Çok büyük yanlislar yapabiliriz, anladigimizi sanabiliriz ama ikinci dünyanin oyununa gelebiliriz. Ispat ettigimizi saniriz. 3 gün sonra anlariz ki ispat degilmis bu, büyük bir “wishful Thinking” imis. Öyle olsun istemisiz,öyle yapmisiz. Bu durumu ben derslerimde görüyorum. Matematik dersi vermiyorum ama mantik dersi veriyorum. Ögrencilere ispat soruyorsunuz( onlarin psikolojilerini incelemek lazim ). Ispat edilecek teorem için ona ispatini adim adim gerçeklestirecegi aksiyomatik bir sistem sunuyorsunuz.. Bu ispati yaparken ögrenci bir adimda takiliyor. Simdi nasil çikacak isin içinden de, bir sonraki adima gelecek?Ikinci.dünyasinin burada o kadar hazir olmasi lazim ki ,ikinci . dünya onu firlatsin dörde, dörtte bulacak hangi adimin atilmasi gerektigini. Ama ikinci dünya müsait degil,örnegin kafasi daginik. O gün ya çisi gelmis, ya da baska birsey; birtürlü çözemiyor,tirnaklarini yiyor çocuk, çok aci çekiyor, bir satir yazamiyor. Ozaman garip birsey oluyor. Belki ögretmen arkadaslar kendileri de gözlemistir. Orada çocuk inanilmaz bir satir uyduruyor.Çölde serap görmüs gibi, bir satir uyduruyor ve ondan sonra hemen baska bir satira geçiyor ve ispati tamamliyor. O tamamen uydurulmus bi satirdir ve o kadar güzel uyduruyor ki ,o satiri koydugu zaman ispat bitiyor. Insan kafasi inanilmaz yanilgilarla dolu olabiliyor,ikinci dünyasini yasarken;matematik egitimcileri olarak bu dünyayi iyi tanimak gerek. . Ikinci dünyalarimiz, bizim hepimizin kendi bireysel dünyalaridir. Kendi kafamizin içindeki, kendi kalbimizin içindeki, kendi heyecnlarimiz, kendi dikkat gücümüz, kendi kiskançliklarimiz beklentilerimiz falandir. Ama üçüncü dünyamiz ortak heyecanlar alani olan dünyadir. Buna ben Türkçeden bir söz bulmak istiyorum. Buna matematiksel heyecan alani veya matematiksel ask alani veya matematiksel ask dünyasi diyebilirsiniz. Saniyorum birçok arkadasimizda bu üçüncü dünya yoktur. Yani ikiden dörde siçriyorlar. Bu ne demek ? yaptiklarindan ask duymuyorlar. “Burada bir ispat var, bunu yapacagiz; bir problem var bunu çözecegiz. Sinifini geçmek için bunu yapacaksin . Biran önce bu ispati yapalim da yemege gidelim veya maç seyredelim” sözleriyle örnekleyebilecegimiz,memur kafali matematikçi tipini sorgulamak gerekir.Dördüncü dünyaya ikiden siçrayabilen,kurnaz,is bilir,heyacansiz insanlarin üçüncü dünyasizliginin matematik egitimini olumsuz yönden etkiledigini düsünüyorum.Bir matematikçi düsünün ki ask dünyasi yok arkadaslar! Olmasi gerekir mi gerekmez mi? Onu da sizlerle tartismak isterim. Bunu yalniz matematikçiler için söylemiyorum . Her akademik alanda, her entellektüel çabada, sanatta da böyledir. Memur sair vardir. Bir de ask dolu sair vardir. Memur fizikçi vardir. Memur fizikçi zeki adamdir iste,ikinci dünyasi çok uygundur. Ordan dörde geçip birseyler yazar. Oradan onu profesör yaparlar.Bilmem hangi kurumun baskani olur. Ama, fizik apayri birseydir. Fizigi içinde duyabilmenin, ve onun heyecaniyla dördüncü. dünyaya gidebilmenin coskusuyla yasama alani iste üçüncü alan. Bence egitimde hem iki hem üç çok önemlidir. O yüzden matematik egitiminde ögretmenlerin böyle dünyalarin varligini ögrenciler aktarmasi gerekir. Yani kavanoz dibi gibi gözlüklerini takmis, heyecansiz ,anlamsiz bakan bakan gözleriyle bana matematigi zehir eden hocalarim oldu. Kaslari çatik, garip seyler yaziyor tahtaya. Ondan sonra korkarak bir soru sordugum zaman azarliyor. “Aptal bunu görmüyor musun? Bunu anlamayandan matematikçi mi olur? ” “Allah Allah” diyordum kendi kendime, “ne ilahi birsey bu matematik, herhalde bizim buna aklimizin ermesi mümkün degil “Ikinci dünyam böylelikle depremlerle dolu oluyor, yaralar aliyor. Ben belki, o yanlis ve hasta hocam olmasaydi dördüncü dünyaya çikabilecektim. Ikinci dünyami biraz oksasaydi. Bana sevdirseydi matematigi,üçüncü dünyayla tanistirabilseydi; örnegin “sen vasat zekali birine benziyorsun ama fena da bir adam degilsin. Sunu sunu çözebiliyorsun” deseydi; belki argo deyimle beni gaza getirseydi, belki çok büyük bir matematikçi olamazdim ama, matematik asigi olup dolanip dururdum. Heyecan duyardim, belki bazi insanlara:”Matematik va ya acaip bir dünya; siiri filan birakin da matematikle ugrasin. Neden müzik dinliyorsunuz ? Bakin size korkunç acaip matematik problemleri getirecegim, bir baslayin siir kitabi okumus gibi, müzik dinlemis gibi, ciltlerle roman okumus gibi olursunuz;matematigi bir sanat yapitini yasar gibi yasayabilirsiniz.Çünkü,bu dünya uzak bir dünya degildir. Bu dünya korkunç bir dünya degildir. Bu konuda bir çok arkadas bir çok kitap yaziyor. Gerçekten matematikle yasamayi sevdirmek gerekiyor. Çünkü bu dörüncü dünyaya çikabilme, soyut kavramlar dünyasina çikabilmek demektir. Dördüncü dünya,yalnizca matematik alanini kapsamiyor. Bunda her türlü soyut düsünce, hertürlü kuramsal düsünce vardir. Iste bu dünyaya çikabilecek insanlarimizin olmasi, bizim kültürümüzün zenginlesmesi ve genislemesi demektir. Biz de bu dünyaya çok degerli ve yaratici bilim adamlari armagan edebiliriz. Bizde bu donanima sahip insanlar olduguna inaniyorum. Ikinci dünyasi müsait çok genç insanimiz var. Ama biz üçüncü dünyayi onlara duyaramadigimiz için, o heyecani, o aski, o coskuyu, o tesvigi, o yardimi yapamadigimiz , hep bir memur gibi çalistigimiz için, hep soruna dar kafali baktigimiz için , kendi ruh alemimizi çok iyi tanimadigimiz, taniyamadigimiz için, gençlere bilgilerimizi aktarirken bu hastalikli yanimizi da aktarmis oluyoruz. Kendi komplekslerimizi, asagilik duygularimizi, yalnizligimizi, çaresizligimizi matematik ögretirken çocugun yüzüne vurmus oluyoruz. Bunu çogunlukla farkina varmadan yapiyoruz. Bir egitimcinin buna çok dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü çok az insanin basarabilecegi ve çok az insanin girebilecegi bir dünya gibi gösterirsek. dördüncü dünyayi, bu dünyaya giremiyenleri de sürekli olarak asagilarsak,küçümsersek ve bu egitimcilik olmaz. Herhalde matematige yapilmis çok büyük kötülük olur diye düsünüyorum. Üçüncü dünyanin heyacanini yansitacak matematik tarihinden,matematikçilerin hayatindan örnekler sunabilir,matematik egiticisi.Bunlari ders kitaplari yazmiyor, ders kitaplari sadece ispatin sonucunu yaziyor ama bu ispata giden insan neler çekmis, hangi duygulardan, ne gibi firtinalardan, ne gibi çabalardan, yorgunluklardan, çilelerden geçtikten sonra bu ispati yapabilmis bunu anlatabilirsiniz. Bunu anlayabilir karsidaki ve matematigi sevebilir. Matematik bir insan etkinligi, herhangi biri, vasat zekalida olsa matematigi anlar,onu sevebilir,yasamina belli bir ölçüde matematigi katabilir. Matematigin dördüncü dünyasina saygi duyabilir. Matematikle hayatini ve yasadigi evreni anlamaya çalisabilir.. Kainati ve hayati anlamak matematigi anlamaktan geçiyor belki. Insanlar arasindaki iletisim sorunlarini çözebilecek uygun bir dili, belki matematik dili ile insanlar bulacak. Henüz böyle bir dil, su andaki matematik bilgimizle olanakli gözükmüyor, belki bir gün gelecek matematik o kadar gelisecek ki, egitilmesi ve ögrenilmesi o kadar kolay olacak ki, insanlar birbirleriyle matematik dili ile konusacaklar bütün dünyanin ortak dili belki de matematik olacak.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14/1/2007 - Matematik Hakkında Düşünceler
Bütün köklü insan faaliyetlerinde, eylem ve fikir sahalarında olduğu gibi matematik hakkında da şumullü bir hüküm vermek kolay değildir. Düşünen insanın gündelik zihni ihtiyaçlarına nazaran matematik, şekil , miktar ve hareketin en soyut seviyede incelenmesi eylemine ve bu eylem neticesinde vücut bulan bilgi birikimine verilen isimdir. Keza gündelik düşünce çerçevesinde matematiğin ürettiği bilginin, diğerlerine nisbetle daha güvenilir olduğu fikri yaygın olarak kabul görür.
Buna karşılık, gene her sahada olduğu gibi, dikkat nazarıyla bakıldığı zaman böyle bir "ansiklopedik" tarifin çizdiği çerçevenin ve getirdiği yaygın inanışların sorgulanması gereği ortaya çıkacaktır.
Evvela, matematiğe duyulan saygının her zaman zannedildiği kadar katıksız olmadığını hatırlatmak isterim. Fiziğin matematiğe en yakın sahalarının ustalarından dahi, "riyazi katiyet"e sahip, sağlam matematik modellerin fizikte işe yaramaz, fizikte işe yarayanlarınsa matematik olarak eğreti oldukları yolunda alayla karışık sızlanmalar sık sık işitilir. Fizikte matematik usullerin en müfrit taraftarları bile matematik modellerin tabiatı ancak "asimptotik" olarak tasvir edebileceğini teslim etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Mühendisler, matematiğe fazla ağırlık veren meslektaşlarına özenti izafe eder, bir mühendiste bulunması gereken melekelerin başına matematiği değil, insana maddeyi yararlı icatlara tahvil etmek iktidarını veren bir "bon sens"ı getirirler. Müsbet ilim ve teknolojide hal böyleyken, romantik edip ve filozofların bazılarındaki hafife alıcı, müstehzi ve hatta düşmanca tavırları olağan karşılamak gerekir. En nihayet her gün artan bir hızla maddi temeller üzerine kaydırılan insan idaresi sanatının bütün mümessillerinin, bilhassa bu zümrenin en üst seviyedeki mensuplarının, yani bir kelimeyle siyasi kadroların, matematik ve matematikçinin yerini pek de lutufkar olmayan bakışlarla sık sık gözden geçirdikleri herkesçe biliniyor.
Herşeye rağmen, bütün gelişmiş insan cemiyetlerinde matematik hususunda müesseseleşmiş tavır, yukarda izah edildiği vechile katıksız olmamakla, içinde bazen korku, bazen hafife alma bulunmakla beraber, esas itibarıyla köklü bir saygıdır. Bu saygının sebebini matematiğin insanın hizmetine sunduğu bilginin yüksek güvenilirliğinde aramak lazımdır.
Müsbet ilimlerde bilginin üretilmesinde dört safha görülebilir : Tabiat hadiseleri önce doğrudan gözleme ve ölçmeye tabi tutulur, sonra bunların bir kısmı tekrarlanabilir deneyler muvacehesinde daha yakından anlaşılır, daha sonra da elde edilen ham bilgi tahlil edilerek en kaba esaslara ulaşılır. En sonunda ortaya çıkan bilgi yığınının bir kısmı "aksiyom" adı altında geri kalanların ondan "istidlalle", "çıkarsama"yla elde edilebileceği bir kaynak olarak tayin edilir. Tekamülünde bu dördüncü safhaya ulaşan bir sahada çalışanlar, artık yeniden gözlem ve deneye müracaat etmek gereğini, en azından prensip olarak, hissetmezler. Müsbet bilgi edinme faaliyetleri içinde bu dördüncü safhaya sadece matematik ulaşmış bulunmaktadır. Matematiğe duyulan saygının kaynağı budur.
Tuhaf bir şekilde, çağdaş matematiğin uslup ve muhteva olarak büyük bir kısmının çıkış noktasını, geçmişi daha eskiye uzanmakla birlikte 19. matematiği bünyesinde baş veren bir buhran teşkil eder. Gene tuhaf bir şekilde ve belki de insanlığın toptan kaderinin bir cilvesi olarak bu buhranın sebebi de matematiğin "aksiyomatik" tabiatında, yani ürettiği bilginin güvenilirliğinin ve dolayısıyla kazandığı saygının baş amilinde yatmaktadır.
O güne gelene kadar, Öklid geometrisi bütün müsbet bilginin merkezi ve en güvenilir parçası addolunmaktaydı. Gerçekten de keskin ve basit aksiyomatik yapısıyla bu geometri muhteşem bir bütünlük arzetmekte, şaşırtıcı güzellik ve katiyete sahip tatbikatıyla insanlığı neredeyse iki bin yıldır büyülemekteydi. O kadar ki , bilginin tabiatı hakkında bilgi edinmek olarak kabaca tarif edebileceğimiz "epistemoloji"nin en çok taraftar , muarız ve yorumcu cezbetmiş büyük ustası I. Kant, felsefi mesleğinin temel unsurlarından olan "syntetisch, a priori"hükümlerin varlığı meselesinde en büyük delil olarak Öklid geometrisini ileri sürmüştü. Buna karşılık, geometriciler arasında daha ilk günlerden beri, bu geometrinin aksiyomlarından bir tanesinin, yani meşhur "beşinci postüla"nın pek de aşikar bir hakikati temsil etmediği şüphesi yaygındı. Bu şüphe önceleri ve uzun zaman araştırmacıların gayretlerini bu aşikar olmayan hakikati, yani "beşinci postüla"yı geri kalan aksiyomlardan çıkartmaya yöneltmelerine sebep oldu. Nihayet, neredeyse binbeşyüz yıl süren mücadeleler neticesinde, yavaş yavaş "beşinci postüla" yerine onun tersi ikame olunarak da tutarlı bir geometri elde edilebileceği fikri inkar edilemez bir gerçeğin ifadesi olarak yerleşti. Bu büyük bir fikri buhrana yol açtı ve önce "Öklid Dışı" geometrilerin ve hemen akabinde matematikte uslup ve muhteva olarak yukarda bahsedilen büyük değişmenin çıkış noktasını teşkil etti. Artık tabiatı tasvir etmek hakkına sahip bir çok geometriden, bir çok matematik sistemden bahsedilebilirdi.
Bu, kanatimce aşırı bir tepkinin başlangıcının "resmi tarihi" dir. Matematiğin gerçek ustaları elbette bu harikulade keşiften alınması gereken dersi aldılar, Öklid geometrisinin ve hatta matematiğin tamamının insanın bilgi edinme mücadelesi içindeki yerine bu suretle daha derinden nüfuz ettiler. Elbette, uslupta daha kuvvetli ve müessir mecralara yöneldiler, hatta bizzat bu mecraları açtılar. Bunlar olması gereken, olması en tabii olan şeylerdi. Buna karşılık, "Öklid Dışı" geometrilerin keşfiyle ortaya çıkan karışıklık matematik için fevkalade zararlı bir gelişmeyi de beraberinde getirdi. Yaygın bir şekilde, hatta bazı birinci sınıf matematikçiler tarafından matematiğin tamamen keyfi aksiyomlardan teoremler üretmeye matuf "formel" bir oyun olduğu düşüncesi ileri sürülmeye başlandı. Bu fikir, bir taraftan belki tabii bir gelişme olan ihtisaslaşmayla ve diğer tarafan yazımızın en başında siyasi kadrolar münasebetiyle her gün artan bir hızla maddi temeller üzerine kaydırıldığını işaret ettiğimiz çağımız insan idaresi sanatının menfi tesirleriyle birleşerek matematiğe büyük zararlar vermiştir.
Günümüzde, kaynaklarından uzak düşmüş, miktarca büyük, değerce küçük çalışmalar matematiği bir bilgi edinme faaliyeti olmaktan çıkarıp adeta bir "piyasa" haline sokmak üzeredir. "Science bizz" tabiri her gün biraz daha yerinde kullanılır hâle gelmektedir. Belki manzaranın en dehşet verici vechesi de matematik eğitiminde yaşanan faciadır. Bu cümleden memleketimizde yaşananlar hususunda, sadece kötüyü taklit etmeyi dahi pek beceremediğimizin, maalesef bu sahada da bariz bir şekilde ortada olduğunu söylemekle yetineceğim.
İnsanlığın büyük manevi meseleleriyle içi içe bulunan bu buhranın, insanlığın ürettiği diğer bir çok kıymetle birlikte matematiğin de kaybolup gitmesine yol açmayacağını ümit etmek isterim. |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|